Düzenli düzensizlik mi yoksa düzensiz düzenler mi? Hazırsak; bir yumurta mı civcivden yoksa civciv mi yumurtadan tadında bir sohbetle kafanızı açmaya geldim…
Aşırı alkol tüketenlerin çok iyi bildiği gibi; sabahları “ayılamıyorsak bayılalım” mottosuyla başlar her şey. Birkaç aydır ben de bunun hayatımla ilgili versiyonunu uyguluyorum: Toparlayamıyorsan, dağınık bırak.
Çünkü sizi bilmem ama ben bazen kafamın içinde çok sesli bir orkestra ağırlıyorum. Bir yandan üflemeliler, bir yandan yaylılar derken; orada minicik bir zürafayı bulmam an meselesi… Sanki zihnim, eşek şakası olsun diye bir orkestra ile hayvanat bahçesini bir sirkin içinde bir araya getirmiş de, ben o kargaşanın ortasından kendime sesleniyormuşum gibi.
İzlesek güzel bir absürt komedi olabilirdi ama sevgili dostlarım; yaşam için pek de uygun değil. Çünkü bir tercih hakkım varsa ben her zaman oyumu klasizmden yana kullanırım. Post-modern bir sirktense; sınırları belli, neyin nerede olduğu net bir tabloyu tercih ederim. Ama gelin görün ki hayat, bize bir Rembrandt vaat edip günün sonunda bizi bir Dali tablosunun tam ortasına fırlatıyor.
Ve tam o esnada zihnimdeki o minicik zürafa yaylıların ortasında vals yaparken, ben şu düşünceden kendimi alamıyorum: “Hangi ara bu kadar kalabalıklaştık?” Kendimize güvenli kaos alanları mı yarattık yoksa bunlar sorumluluktan kaçmak için hazırladığımız siperler mi? Peki, tam olarak neyden kaçtığımızı bilen var mı? Yaşamaktan mı? Mutluluktan mı? Zamandan, sıkılmaktan ya da acıdan mı? Bu sadece bir korku mu, yoksa ilkel olarak kodlanmış bir davranış biçimi mi? Sanki beynimiz o zorlu günleri hala atlatamamış da, her şey yolunda gittiği anda panikleyip “stop” tuşuna basıyor gibi. Bu durumda kaos, bizim tek güvenli evimiz mi oluyor?
Aslında bu yine o bitmek bilmeyen ikili çark meselesi. Biri diğerinin tamamlayıcısı ve sanki hep yanında bulunması gerekeni… Acaba tüm bu dengesizlik ve düzen kavramlarını biz mi fazla karmaşıklaştırıyoruz? Belki de olayların tam olarak geliştiği şekilde olması, beynimizin o ani çığlıkları aslında bir denge arayışıdır. Zıt kavramların aynı çizgide yer alması hayatın ta kendisi.
İkisinden de biraz biraz derken; hepimizin kendi dengesinde, kendine has bir hayatı var. İşler, milyonlarca farklı hayatı bir üniforma gibi tek tipleştirmeye çalıştığımızda karışıyor. Sonuçta orkestranın o büyüleyici sesi o kalabalık enstrüman yığınından geliyorken; bazen o zürafanın valsini izlemeye devam etmek, hayatın yollarında savrulurken kendimize fırlattığımız o “Kendine gel!” susturucusundan çok daha iyi olabilir.
