Hoş Gelme 2026, Olduğun Gibi GelEski Ben, Yeni Yıl

Hoş Gelme 2026, Olduğun Gibi Gel

Koca bir yılı daha geride bırakırken, hepimiz aynı tanıdık ritüelin içindeyiz: İnzivaya çekilip hayatımızdan çıkaracaklarımızın listesini yapmak… Açıkçası ben de kendi ritüelimde (ve o listenin içinde) biraz kaybolduğumdan, bu yazıyı size ulaştırmakta biraz geciktim. Sanki Aralık sonu geldiğinde hepimiz birer temizlik personeline dönüşüyoruz ve bu temizlik sandığımızdan uzun sürebiliyor.

Her sene sonunda beklentileri üst üste dizmek ve hatalarla yüzleşmek, artık bir kişisel gelişim aracı değil; yeni yılın şanından. Bu sene de tutmadığımız tonlarca sözü önümüze dizip, bir sonraki yıl aynı hataları yapmayacağımıza dair yepyeni yeminler ediyoruz. Ama benim asıl merak ettiğim; bunu gerçekten umutlanmak adına mı yapıyoruz yoksa kendimizi kandırmanın vicdan yükünü azad etmeye mi çalışıyoruz?

Hayattan mucizeler beklemek kötü değil, hatta romantik bile sayılabilir; ama hayalperest olmak? Sonuçta bir sabah uyandığımızda her şey yoluna girmeyecek. Hele ki o sabah, 1 Ocak hiç olmayacak. Öyle olsa biraz sıkıcı da olurdu işin doğrusu. Tabii banka hesabımda milyonlarla uyanmak gibi bir “sıkıcılıktan” bahsediyorsak, ben de sizin gibi “Evet, lütfen” diyen taraftayım. Ama bu hayal gerçek olmadı diye üzülmek, sanki drama bağımlısı bir çağdaymışız ve istemediğimiz bir yapımda başrol oyuncuları olmaya zorlanıyormuşuz gibi hissettiriyor.

Yeni başlangıçlar… Sanki her şeye sıfırdan başlamak zorundaymışız gibi bir baskı var üzerimizde. Bir şeyler ters gidiyorsa sayfayı yırtıp atmak ya da defteri tamamen kapatmak kulağa çok “sağlıklı” geliyor olabilir. Peki ya yaşanmışlıklar? Defteri eşsiz kılan o bir önceki sayfanın kalem izlerini neden bir çırpıda yok ediyoruz? Gerçekten yepyeni bir başlangıç mı istiyoruz yoksa o izleri gördüğümüzde, bir dönem içinde bulunduğumuz hisleri hatırlamaktan mı korkuyoruz? Saklambaç oyununun en kötü hali bu: Ebe yok ama hepimiz birbirimizden saklanıyoruz.

Bu “yeni başlangıç” illüzyonu, aslında bize sunulan en konforlu kaçış rampası. Modern dünya her Ocak başında muhteşem bir sloganla hafızamızı formatlamayı vaat ediyor: “Eskiyi getir, yeniyi götür.” Biz de bunu hemen kabul ediyoruz. Eski benliğimiz olmasa bugün “biz” olmayacağımız gerçeğini bir kenara bıraktım; varlığımıza bir beyaz eşya muamelesi yaptıktan sonra varoluşsal sancılar çekmemizi biraz ironik buluyorum.

Keşke bizler de parçalarımızı söküp takabilsek… Ama biz; bozulunca parçası değiştirilen veya miadı dolunca çöpe atılan metal yığınları değiliz. Biz yeri geldiğinde kırılan, yeri geldiğinde en içten kahkahaları anılarına sığdıran varlıklarız. Yaralanmaktan korkuyoruz, evet. Ve evet, bazen gerçekten çok acı verici olabiliyor. Aynaya baktığında keyifsizleşmeyi, o her kahve yudumunda boğazda oluşan düğümü, duvarların üstüne üstüne geldiği o anı çok iyi bilirim.

Ama bir süre geçtikten sonra yeniden yaralanmaya açık, kararlarında yeniden cesur ve hayata karşı umut dolu olmak… İşte bizi güzel kılan bu. Sert savaşların badireleri en güzel izlerimiz. Belki de sır; yaraları iyileştirmek için sarmak yerine, onları sevmeyi öğrenmekte saklıdır. Yeniden başlamak yerine, olanı olduğu gibi kabul edip ilerlemekte…

Uzun lafın kısası; hoş gelme 2026. Olduğun gibi gel. Ben de tam olarak öyle yapacağım.

Yorum bırakın