Tüketici Hakları Saklıdır (mı?)

Tüketici Hakları Saklıdır (mı?)

Ve işte buradayız.
Kaybetmekten korka korka, kendimizi kaybettiğimiz o yerde.
Tanıdık. Rahatsız edici. Fazlasıyla bizim.

Bahaneler sillesini oturup sıraladım ve kendime bir demet yaptım. Son dönemlerin en büyük paradokslarından biriyle daha karşınızdayım. Evet, kulağa havalı geliyor ama içi biraz karışık. Büyük üstadın da dediği gibi mesele hep aynı yere çıkıyor: ‘Olmak ya da olmamak’ Bizim kuşağın versiyonu biraz daha karışık: ‘Kanmak mı, kandırılmak mı?’

Pek tabi bu sorudan sonra suçu yine evrene, kadere ya da merkür retorsuna atarak ‘ben biraz delirdim ya’ cümlelerine devam edebilirim. Bu kesinlikle daha az terapi masrafı gerektirirdi. Kim sevmez ki sorumluluğu galaksiler arası bir boşluğa bırakmayı… Ama kabul edelim, bizim nesil kişisel gelişim kitaplarından cümle seçip kendini avutmayı seviyor. Ne de olsa on beş saniye de çözdüğümüz en derin kavramlardan biri: Kendine dönmek.

Ama ‘Kendine dönmek” denilen şey, ne yazık ki on beş saniyelik bir reels değil. Filtreyle güzelleşmiyor, müzikle akmıyor. O kadar kolay olsaydı hepimiz sabah alarmı gibi uyanır, “bugün kendimi seçiyorum” deyip tertemiz hayatlara geçerdik.
Geçmiyoruz.

Asıl mesele şu: kısır döngümüzün nedeni suçlu ya da suçsuz olmak değil. Bu daha çok nesilden nesile yanlış öğrenilmiş bir sevgi dili. Ve talihsiz tarafı şu: Bu dili en iyi biz konuşuyoruz.

Ortada bir suçlu yok. Ne karşı taraf, ne biz, ne de ebeveynlerimiz. Ve hayır. Kurban da yok. Müge Anlı’ya da gerek yok, yargıçlara da. Bunu içimizde bir dram dosyasına dönüştürmeye devam ettiğimiz sürece kırılma noktasına yaklaşamadan çatlaklarla acı içinde kalacağız.

Dönüp bakıyoruz. Neden hâlâ aynı döngüdeyiz? Neden geceleri gözler kan çanağı, bir reels daha izleyip, sabahlardan korkuyoruz? Neden günde iki kez belirli dozlarda kendimize “Yarın kesin toparlanıyorum” diyoruz? Nedeni aslında çok tanıdık: Bilinçaltımızın kodladığı o sözde güvenli alan.

Sevgi dilimiz bozuk olunca sağlıksız olan güvenli geliyor. İlginin peşinden gitmek güvenli. Birinin bizi sevmesi için biraz daha çabalamak güvenli. Sorun çıkınca şebeklik yapmak, alttan almak, susmak…
Bunların hepsi çocukken işe yarayan taktiklerin yetişkin versiyonu. Ödev yaptığında aferin almak için girdiğin o hâl, bugün ilişkilerde “Beni bırakmasın”a dönüşüyor. Ya da bir gün çok sevip, diğer gün yabancı olmaya. Çünkü biz bir ilişki kuşağından çok, bir tüketim grubuyuz. İnsanları da duyguları da kalbimize değil, boşluklarımıza göre konumlandırıyoruz.

Sonra sevgi kırıntılarıyla idare etmeyi öğreniyoruz. Çünkü birileri o kırıntıları “İdare eder” diye sunuyor. Bizde ‘Hayır doymak için daha büyük lokmalara ihtiyacım var.’ demiyoruz. Desek de duyulmamaya alışığız. Oysa hiçbirimiz ıssız bir adada yaşamayı gerçekten kabul etmeyiz.

Ama bu dinamiğin kuralı bu. İster istemez ikiye ayrılıyoruz: Tüketenler ve tükenenler. Hangisi daha karanlık, hangisi daha tehlikeli belli değil. Biri kendini yavaş yavaş tüketiyor, diğeri karşısındakini. Aynı çark, iki farklı diş.

Tüketen, masadan her zaman doymuş ama tatsız ayrılan o bitmek bilmez iştahlı konuk gibi. Tükenen ise masadaki son kırıntıyı bile paylaşmaya hazır ama tabağı hep boş kalan ev sahibi.

Bazı anların getirdiği mutluluklar uğruna beklenti ve acı içinde geçen günleri, haftaları hatta ayları gözden çıkarıyoruz. Neyi neye değiştiğimizi fark ettiğimiz yer ise asıl can yakan kısım.
Küçük “keşke”lerin, buruk “acaba”ların arkasına koskoca zamanlar bırakıyoruz.
İşte bizim neslin ilişki dinamiği tam olarak bu.

Dışarıdan bakınca derdi olan hep tükenen gibi görünür. Ağlayan, bekleyen, kalan… Hikâye genelde onun üzerinden yazılır. Ama asıl karanlık taraf orası değil. Asıl karanlık yer, tüketenin olduğu taraf. Çünkü tükenen bir noktada durur. Canı yanar ve değişebilir. Tüketen durmaz. Kendini sorgulamaz. Kaldığı yerde kalır. Aynı cümleleri, aynı ilgisizliği, aynı yarım sevgiyi başka yüzlere dağıtır. Kendine layık görmediği mutlulukla başkalarının canını yakar ama en çok kendinden intikam alır.

Çünkü en zor yüzleşme şudur: Kendini hiç sevmemiş olmak. Ve bu hikâyede senin de bildiğin ama kendine söylemekten kaçtığın o gerçek: “Bu defa bir önceki gibi hayal kırıklığı olacak.”

Çünkü alma verme dengesi yalnızca sen durduğunda bozulur. Onu anladığında değil. Affettiğinde değil. Onun adına iyileştiğinde hiç değil.

Ama umudun ve odağın tekrar kendine döndüğünde, bu döngü çatırdamaya başlar. Sessizce. Büyük laflar etmeden. Ve belki ilk defa gerçekten. Çünkü bazen ‘kendine dönmek’, sadece kendi gitme vaktinin geldiğini anlamaktır.

Bağışla, kabullen ve devam et.

Yorum bırakın